Connect with us

Sağlık Haberleri

Dünyanın en tercih edilen mesleklerinden biri…

Dil ve konuşma alanında ortaya çıkan bozuklukların kişinin yaşam kalitesini etkilediğine dikkat çeken uzmanlar, dil ve konuşma terapisi …

Published

on

Dil ve konuşma alanında ortaya çıkan bozuklukların kişinin yaşam kalitesini etkilediğine dikkat çeken uzmanlar, dil ve konuşma terapisi eğitiminin önemini vurguluyor. Uzmanlar, Dil ve Konuşma Terapistliğinin, bugün dünyada en çok tercih edilen ve en rekabetçi mesleklerden biri olduğunu kaydediyor.

İnsanın çevresiyle kurduğu iletişimin en önemli araçlarından biri olan dil ve konuşma, bireyin tüm hayatını etkiliyor. Dil ve konuşma alanında ortaya çıkan bozuklukların kişinin yaşam kalitesini etkilediğine dikkat çeken uzmanlar, dil ve konuşma terapisi eğitiminin önemini vurguluyor. Uzmanlar, Dil ve Konuşma Terapistliğinin, bugün dünyada en çok tercih edilen ve en rekabetçi mesleklerden biri olduğunu kaydediyor.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı ve Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM) Müdürü Prof. Dr. Ahmet Konrot, dil ve konuşma terapisi eğitimi ve bu eğitimin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.

İletişim ile ilgili bozuklukların yaşam boyu önlenmesi için çalışıyorlar…

Prof. Dr. Ahmet Konrot, dil ve konuşma terapistinin insan iletişimi – dil (lisan) – konuşma ile ilgilendiğini söyledi. Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Nedenlerine bakmaksızın çocuklarda, ergenlerde, yetişkinlerde ve yaşlılarda tüm ses, konuşma, yutma fonksiyonları ve dil (lisan) bozukluklarını tedavi eder. Dil ve konuşma terapisti, insan iletişimi ile ilgili bozuklukların yaşam boyu önlenmesi, ayırıcı tanısı, değerlendirmesi, tedavisi ve bilimsel incelemesinden sorumlu bir meslek erbabıdır.” dedi.

En çok tercih edilen mesleklerden biri

Dil ve Konuşma Terapisi mesleğine ilişkin bilgiler veren Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Dil ve Konuşma Terapisi mesleği, biyomedikal bilimler (anatomi, fizyoloji, nöroloji, çocuk hastalıkları, psikiyatri, kulak burun boğaz, genetik, fizik tedavi ve rehabilitasyon, odyoloji vb), klinik dilbilim (fonetik, akustik, fonoloji, psikodilbilim, nörodilbilim), psikoloji, kognitif nöropsikoloji ve özel eğitim bilimleri ile birbirini bütünleyen disiplinlerarası ve çoklu-disiplinli bağımsız bir bilim alanı olarak yasal zeminde de tanımlanmış bir sağlık meslek mensubudur. Dil ve Konuşma Terapistliği, bugün dünyada en çok tercih edilen ve en rekabetçi mesleklerden biridir.” diye konuştu.

Lisans programlarının geçmişi çok yeni

Ülkemizde Dil ve Konuşma Terapisti yetiştirmeye yönelik lisans programlarının henüz çok yeni bir geçmişe sahip olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ahmet Konrot, “İlk lisans programı 2012-2013 öğretim yılında başlamıştır. Üsküdar Üniversitesi de bu alandaki lisans, yüksek lisans ve doktora eğitim programlarını 2014 yılında başlatarak alana nitelikli eleman yetiştirmede önemli bir konumdadır.” dedi.

Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Üsküdar Üniversitesi’nde eğitim-öğretim zorunlu ve uygulamalı klinik çalışmalar ile sürdürülmekte, bunun yanı sıra öğrenciye seçimlik ders fırsatları da sunarak, bölgenin ve ülkenin ihtiyacını karşılayacak nitelikli ve donanımlı diplomalı personel ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunmaktadır.” diye konuştu.

Lisans öğrencileri araştırmalarıyla bilimsel katkı sunuyor

Dil ve Konuşma Terapisi lisans öğrencilerinin, bölüm öğretim elemanları ve doktora öğrencilerinin danışmanlığında ÜSESKOM’da ve diğer kurumlarda dil ve konuşma bozuklukları ve terapisi alanında bilimsel araştırmalar da gerçekleştirdiklerini belirten Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Her yıl olduğu gibi bu yıl da lisans son sınıf öğrencileri araştırma sonuçlarını sundu. Düzenlenen sempozyumda bu yıl 76 bildiri sunuldu. Söz konusu bildirilerin bilimsel dergilerde makale halinde yayına dönüştürülmesi çalışmaları sürdürülmektedir.” dedi.

ÜSESKOM, Ümraniye Sağlık Bilimleri Yerleşkesine taşındı

Çok disiplinli bir anlayışla müfredatta yer alan kuramsal bilgilerin uygulamaya dönüştürülmesi, mesleğimizin olmazsa olmaz koşuludur diyen Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Bu da büyük ölçüde usta-çırak ilişkisini de gerektirmektedir. 2013 yılında ön lisans, lisans ve yüksek lisans programlarında yer alan uygulama dersleri için gerekli akademik desteği sağlamak amacıyla kurulmuş olan Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM), bundan böyle Üsküdar Üniversitesi Ümraniye Sağlık Bilimleri Yerleşkesindeki yerinde çalışmalarını sürdürecek.” dedi.

Uygulama imkanları sunuluyor

Prof. Dr. Ahmet Konrot, üniversitelerinin Dil ve Konuşma Terapisi eğitiminde öğrencilerine önemli imkanlar sunduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her geçen gün fiziki alt yapı olanaklarını geliştirmenin yanı sıra, öğrencilerin uygulamalı eğitimlerine destek veren NPİSTANBUL Beyin Hastanesi ile NP Feneryolu Tıp Merkezlerindeki Dil ve Konuşma Terapisi birimlerinin hizmet olanaklarını da genişletiyor. NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’ne iki, NP Feneryolu Tıp Merkezi’ne de bir yeni dil ve konuşma terapisti istihdamıyla çevreye yönelik DKT hizmetlerinin yanı sıra öğrencilerimizin uygulama ve gözlen olanakları da artmış oldu. Üniversite adaylarımız istihdam alanları geniş bir meslek sahibi olmak istiyorlarsa, onları ülkemizde yeni gelişmekte olan keyifli ve pek çok yönden kişiyi tatmin eden bir meslek olan dil ve konuşma terapisi eğitimi almak üzere sağlık alanında özellikli çalışmalarıyla öncülük eden ve öğrenci odaklı bir anlayışla nitelikli mezunlar yetiştirme çabasında olan Üsküdar Üniversitesi’ne bekliyoruz.”

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sağlık Haberleri

Yaz aylarında doğru ve yeterli miktarda sıvı tüketin

Sıcak havalarda terleme ile artan sıvı ve mineral kaybının önlenmesi için yeterli miktarda sıvı alımı sağlık açısından önem taşıyor. Sabri Ülker …

Published

on

By

Sıcak havalarda terleme ile artan sıvı ve mineral kaybının önlenmesi için yeterli miktarda sıvı alımı sağlık açısından önem taşıyor. Sabri Ülker Vakfı’nın derlediği bilgiler sıvı ve özellikle su tüketiminin yaşamın her döneminde vücutta oluşan toksinlerin atılması, vücut fonksiyonlarının düzenli çalışması, metabolizma dengesi ve vücutta pek çok biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde önemli rol oynadığını ortaya koyuyor.

Doğru ve yeterli miktarda sıvı tüketimi için her gün en az 2-2.5 litre (10-14 su bardağı) su içmek ve alternatif sıvı tüketimlerinde süt, ayran, kefir, cacık ve taze sıkılmış, ilave şeker eklenmemiş meyve suyu gibi içecekleri tercih etmek gerekiyor. Dehidrasyon, yani vücudun susuz kalması durumunda vücutta halsizlik, yorgunluk ve konsantrasyon bozukluğu gibi belirtiler görülebiliyor. Özellikle ileriki yaşlarda vücut daha fazla sıvıya ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle yaşla birlikte su tüketimini artırmak anahtar noktalar arasında yer alıyor. Ayrıca çocuklar sıcak havalarda vücut ısılarını düzenlemek amacıyla soluk alıp verirken daha fazla sıvı kaybedeceklerinden, çocukların sıvı tüketimine özellikle dikkat edilmesi önemli. Vücudun sıvı dengesini bozmadan sağlıklı bir yaz dönemi geçirilmesi için su tüketiminizi artıracak önerilere birlikte göz atalım:

Sağlıklı bir yaşam için gün içerisinde yeterli sıvı alımını sağlamak gerekiyor. Vücudumuz gün boyunca terleme, nefes alma gibi birçok yolla su kaybettiği için gün içerisinde kaybedilen suyun mutlaka yerine konması gerekiyor. Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenme, bağışıklık sistemimizin en iyi şekilde işlev görmesi için gerekli olan tüm besinleri sağlıyor. Uzun dönemde yeterli ve dengeli beslenmenin olası enfeksiyon riskleri üzerine olumlu etkileri olduğu vurgulanıyor. Yetersiz beslenen bireyler çeşitli bakteriyel, viral ve diğer enfeksiyonlar için daha büyük bir risk altında bulunuyor. Sağlıklı içecek seçimleri yapmak, besin seçimleriniz kadar sağlık açısından önem taşıyor. Yeterli ve dengeli beslenme içerisinde önemli yere sahip su ve alternatif sıvı tüketimi de bağışıklık üzerinde oldukça önemli yere sahip. Yeterli sıvı alımının sağlanması ile vücuttan toksinlerin uzaklaştırılması kolaylaştığından gün boyunca bol sıvı tüketimi büyük önem taşıyor. Güvenli içme suyu en sağlıklı ve en ucuz içecek. Karpuz, kavun, kiraz, üzüm gibi su oranı yüksek meyveler hem iyi birer antioksidan kaynağı olup, hem de sıvı ihtiyacınızı gidermenizde yardımcı oluyor. Ancak bu meyveler içerdikleri şeker oranından dolayı belirli miktarlarda tüketilmeli. Bunun dışında sıvı ihtiyacının karşılanmasında en ideal içeceğin su olduğunu unutmamak gerekiyor . Yaşamın her evresinde önemli olan su, yaz aylarında artan sıcaklık ile daha çok sıvı kaybettiğimiz şu günlerde daha da önemli hale geliyor. Yeterli su tüketimi, kalp sağlığı için de kritik öneme sahip. Vücudu nemli tutmak kalbin kan damarlarından kaslara daha kolay pompalanmasını sağlıyor ve kasların verimli çalışmasına yardımcı oluyor. Vücuttan beklenin üzerinde sıvı kaybı ayaklarda ödem veya baş ağrısından inmeye kadar hayatı tehdit eden çeşitli sağlık sorunlara yol açabilecek ciddi bir durum olduğundan yeterli miktarda su veya doğru alternatif olabilecek sıvıları tüketmeye dikkat edilmesi gerekiyor.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Continue Reading

Sağlık Haberleri

Her yıl 1.4 milyon erkeğe prostat kanseri tanısı konuyor

Prostat kanseri, erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser. Prostat kanserinin Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020’de güncellediği ve dünya kanser …

Published

on

By

Prostat kanseri, erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser. Prostat kanserinin Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020’de güncellediği ve dünya kanser verilerini içeren GLOBOCAN raporunda erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser olarak saptandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Üroonkoloji Merkezi Direktörü Doç. Dr. İlker Tinay, “Ailede, özellikle babada veya erkek kardeşlerde prostat kanseri tanısı var ise o kişide prostat kanseri görülme ihtimali normal kişilere göre 3-5 kat daha fazla.Kadınlarda meme kanserine neden olan BRCA1 ve BRCA2’deki mutasyonlar, erkeklerde de prostat kanserine neden oluyor. Dolayısıyla aile öyküsüne bakıldığında kişinin sadece babasındaki prostat kanseri değil, annesindeki meme kanseri de risk oluşturuyor. Ailesinde bu tarz kanser öyküsü olanlar prostat taramalarına 40’lı yaşlarda başlamalı. Erken tanı koyabildiğimiz hastalarda erken ve daha etkili tedavi yapma şansımız oluyor. Özellikle de prostat muayenesi çok önemli. Erkekler kültürel nedenlerle prostat muayenesinden çekinebiliyorlar. Bundan kesinlikle kaçınılmamalı” açıklamasında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020’de güncellediği ve dünya kanser verilerini içeren GLOBOCAN 2020 sonuçlarında prostat kanserinin erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser olduğunu, erkeklerde yeni tanı alan kanserlerin yüzde 14,1’ini oluşturduğunu ve tüm dünyada her yıl 1.4 milyon erkeğe, yani yaklaşık 1 buçuk milyon erkeğe prostat kanseri tanısı konduğunu bildirdi. Bu verilere göre dünyada her yıl 375 bin erkek prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybediyor ve prostat kanseri erkeklerde ölüme neden olan kanserler arasında 5. sırada yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün GLOBOCAN raporuna göre 2020 yılında Türkiye’de ise 19 bin 444 erkeğe prostat kanseri tanısı konmuş.

Prostat kanseri taramasında, üroloji uzmanının prostat muayenesi yapması ve kanda PSA düzeyinin belirlenmesi olduğunu hatırlatan Anadolu Sağlık Merkezi Üroloji Uzmanı ve Üroonkoloji Merkezi Direktörü Doç. Dr. İlker Tinay, “Eğer ailevi bir riskiniz varsa bu taramaları 40 yaşında başlatmayı öneriyoruz. Ailesel bir riskiniz yoksa genellikle 50’li yaşlarda ürolojik değerlendirme ve beraberinde kan PSA düzeyinin belirlenmesi ve de bu değerlendirme sonucunda bir olumsuzluk saptanmaması durumunda da 60 yaşından sonra düzenli tarama yapılmalı. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da prostat kanseri tarama programlarının başladığı 90’lı yılların ortalarındaki ölüm oranları ile günümüzdeki prostat kanserine bağlı ölüm oranları karşılaştırıldığında izlenen belirgin düşüşün sebebinin hem erken tanı koymak amaçlı tarama programlarının (fizik muayene ve PSA kontrolü) yaygınlaşması hem de tedavi seçeneklerindeki gelişmeler olduğu bildirilmektedir” dedi.

Yapılan prostat muayenesinde bir anormallik saptanması ve/veya kanda ölçülen PSA değerinde yükseklik olduğu taktirde tanıya yönelik işlemlere geçildiğini anlatan Doç. Dr. İlker Tinay, “Eskiden direkt prostat biyopsisi yapıyorduk, günümüzde prostat biyopsisi sırasında bize yol göstermesi amacıyla biyopsi öncesinde artık prostat MR’ı çekiyoruz. Daha sonra MR görüntülemesinin bize sağladığı bulgular rehberliğinde prostat biyopsisi işlemini gerçekleştiriyoruz. Prostat MR Füzyon biyopsi yöntemi ile eskiye oranla daha yüksek doğruluk oranları ile prostat kanseri tanısı koyabiliyoruz. Biyopsi örneklemesinden sonra kanser tanısı konan hastalarda hastalığın evrelendirilmesi amacıyla tüm vücut görüntülemeleri yapılıyor. Bundan sonra da tümörün yerleşimine, derecesine ve yaygınlığına göre tedaviler planlanıyor” şeklinde konuştu.

Erken tanı başarılı tedavi ve daha uzun sağkalım açısından önemli

Seneler geçtikçe toplumdaki bilinçlenmenin de arttığına dikkat çeken Doç. Dr. İlker Tinay, “Bu kadar sık rastlanan bir kanserde tarama programları artık yerini buldu. Tarama amaçlı olarak ürolojik muayene ve PSA değerleri önemli. Erken tanı koymak daha başarılı tedaviler, o da daha uzun bir sağkalım anlamına geliyor. O yüzden bence en değerli şey insanların bilinçli olması ve düzenli kontrollere gelerek taramalarının yapılması. Bu sayede erken tanı alan kişilerin sonuçları da daha başarılı oluyor. Son 20 yılda hem cerrahların kullandığı başta robotik cerrahi olmak üzere cerrahi yöntemler, hem radyasyon onkologlarının kullandığı cihazlar ve protokoller, hem de nükleer tıp uzmanlarının uyguladığı radyonüklid tedaviler umut vaad ediyor. Ayrıca henüz sınırlı veri olsa da, bağışıklık sistemi tedavileri olarak da bilinen immünoterapi gibi medikal onkologların kullandığı akıllı ilaçlar da hastalara büyük avantajlar sağlıyor. 20 yıl önce elimizde kısıtlı tedaviler vardı. Şu anda hastalığın farklı evrelerinde kullanabileceğimiz tedavi seçeneklerimiz gerçekten fazlasıyla artmış durumda” dedi.

Yalnızca prostat kanserinde değil tüm kanserlerde kişiye özel tedavilerin uygulandığını hatırlatan Doç. Dr. İlker Tinay, “Tüm tedaviler kişiye özgü uygulanmaya başladı. Bu da zaten teknolojinin ve artan bilginin beraberinde getirdiği bir sonuç” şeklinde konuştu.

Kültürel nedenlerle prostat muayenesinden kaçınmak yanlış

Doç. Dr. İlker Tinay, “Erken tanı çok önemli. Özellikle ükemizde ve doğu toplumlarının çoğunda ne yazık ki kültürel olarak prostat muayenesinin yapılma şeklinden kaynaklı ayıplama, korkma, çekinme gibi durumlar söz konusu. Oysa bu kadar sık görülen bir kanserden korunmak için bu kadar basit bir muayeneden kaçınmanın hiçbir mantığı yok. Hastaya prostat muayenesi yapılmalı, PSA testine bakılmalı ve bunların ışığında hastanın prostat kanseri açısından değerlendirilmesi sağlanmalı. Hele ki ailesinde prostat veya meme kanseri hikayesi olan kişilerin 40’lı yaşlarda ilk muayenelerini yaptırmaları şart” dedi.

Prostat kanserinin belirtisi yok

Prostat kanserinin pek belirtisinin olmadığını dile getiren Doç. Dr. İlker Tinay, “Prostat kanseri hiçbir belirti vermeyebilir çünkü prostat zaten var olan ve 50’li yaşlarda doğası gereği büyüme eğiliminde olan bir organ. Genellikle bu büyümeye bağlı işeme şikayetleriyle kontrole geliniyor. İleri evre prostat kanserinde ise genellikle idrarda kan şikayeti ile başvurular oluyor. Prostat kanseri ilk olarak bel omurlarına ve omurgaya sıçrama yaptığı için bel ve sırt ağrılarıyla da hastalar doktora başvurabiliyor” şeklinde konuştu. İdrarın kesik kesik yapılmasının genellikle prostatın büyümesiyle bağlantılı olduğunu anlatan Doç. Dr. İlker Tinay, “Prostat iyi huylu da büyüyebilir, kansere bağlı olarak da büyüyebilir. Kansere özgü bir bulgu olmasa da üroloji muayenesine gidilmesini önemli” açıklamasında bulundu.

Prostat kanserini önlemenin tek yolu düzenli kontroller

Prostat kanserini önlemenin herhangi bir yolunun olmadığını vurgulayan Doç. Dr. İlker Tinay, “Bu kanser erkeklerde en sık rastlanan ürolojik kanser olmasına rağmen mesane ya da böbrek kanserindeki belirgin sigara etkeni gibi belirli bir nedeni veya alınabilecek belli önlemler yok. Ancak her hastalıkta olduğu gibi riski azaltmak için sağlıklı bir yaşam sürmek önemli. Dengeli beslenme ve dengeli fiziksel aktivite sağlığı olumlu etkiliyor ancak prostat kanseri açısından mucizevi bir önlem yok. Tek önerimiz dengeli bir yaşam sürmek ve düzenli doktor kontrollerini ihmal etmemek” uyarısında bulundu.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Continue Reading

Sağlık Haberleri

İlk belirtisi ‘ağrısız’ şişlikler

Lenf bezlerinde şişlik, istem dışı kilo kaybı, gece terlemeleri, ateş ve yorgunluk-halsizlik gibi belirtilerin yanı sıra tedavi ile gerilemeyen …

Published

on

By

Lenf bezlerinde şişlik, istem dışı kilo kaybı, gece terlemeleri, ateş ve yorgunluk-halsizlik gibi belirtilerin yanı sıra tedavi ile gerilemeyen, inatçı ve büyüyen lenf bezleri lenfomanın habercisi olabiliyor. Özellikle ergenlik dönemi ya da 55 yaş sonrasında görülüyor lenfoma, tüm kanser türlerinin yüzde 5’ini oluşturuyor. Sık görülen kanser türlerinden biri olan lenfomanın sevindirici yönü şu ki, tedavi oranı oldukça yüksek. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Hematoloji Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Ant Uzay,hastalıkla mücadelede, bağışıklık sisteminin kanserle savaşını güçlendiren immünoterapinin ve kanserli hücrelerin birbiriyle iletişimini bozan hedefe yönelik ilaçların, ileri evre ve zorlu hastalarda bile umut ışığını artırdığına dikkat çekiyor. Öyle ki, tüm Hodgkin lenfoma hastaların yaklaşık yüzde 75’i iyileşebiliyor. Genç hastalarda iyileşme oranı yaklaşık yüzde 90’lara çıkıyor.

En sık Hodgkin lenfoma görülüyor

Lenfomalar, çok sayıda alt grubu olan bir hastalık! Öncelikle Hodgkin ve Hodgkin dışı Lenfoma (non-Hodgkin lenfoma) olmak üzere iki ana alt gruba ayrılıyor. Ancak bunların da kendi alt tipleri bulunuyor. Hodgkin dışı lenfomanın en az 40-50, Hodgkin lenfomanın ise 6-8 alt tipi var. Ancak en büyük lenfoma grubu Hodgkin dışı lenfomalar. Öyle ki, Hodgkin lenfomalardan 8 kat daha fazla görülüyor. 2018 yılında tüm dünyada yaklaşık 500 bin kişi Hodgkin dışı lenfoma tanısı alırken, Hodgkin lenfoma tanısı alan kişisi sayısının 80 bin olduğu tahmin ediliyor.

Yaş önemli bir risk faktörü

Kanser hastalığının genelinde olduğu gibi lenfomanın da nedeni bilinmiyor. Ancak bazı virüslerin bulaşması, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanılması, AIDS, ailede non-Hodgkin lenfoma öyküsü olması, tarım ilaçları ve benzeri bazı kimyasal maddelere maruz kalma gibi etmenler, Hodgkin dışı lenfoma için risk faktörleri olarak sıralanıyor. En önemli etken ise ilerleyen yaş. Her dört hastadan üçü 55 yaşın üzerinde. Hodgkin dışı lenfoma tanısı alan hastaların yaş ortalaması 67. Doktor Öğretim Üyesi Ant Uzay, Hodgkin türü için de şu bilgileri veriyor:

“Hastalığın bu türünde EBV (Ebstein Bar) virüsünün risk faktörü olduğu düşünülüyor. Erkeklerde daha sık görülen Hodgkin lenfomanın en çok rastlandığı yaş grupları 15-35 yaş arasındaki genç nüfus ve 55 yaş üstü yetişkinler. Öyle ki Hodgkin lenfoma 15-19 yaş arasında en sık görülen kanser türü olarak karşımıza çıkıyor.”

Ağrısız şişlikler ilk belirti

Lenfomaların tipik belirtisi, ele gelen ağrısız şişlik oluyor. Büyümüş lenf bezlerinin genellikle orta sertlikte ve lastik kıvamında olduğu biliniyor. Hastalar özellikle boyunda, koltuk altında veya kasık bölgesinde şişlikleri fark ediyorlar. Büyüyen lenf bezleri, bası yapabiliyor. Bu da nefes darlığı, yüz ile boyunda şişlik, karın ağrısı ve karında şişlik gibi şikayetlere yol açabiliyor. Fakat her ele gelen, şişmiş lenf nodu, lenfoma anlamına gelmiyor. Enfeksiyonlarda da lenf bezleri şişiyor ve bir süre sonra küçülüyor. Özellikle tedavi ile gerilemeyen, inatçı ve büyüyen lenf bezleri lenfoma habercisi olabiliyor. Ayrıca ateş, gece terlemesi, son altı ayda vücut ağırlığının yüzde 10’undan fazla kilo kaybı ve şiddetli kaşıntı da belirtiler arasında sayılıyor.

Tedavi hastalığın türüne göre belirleniyor

Nadir görülen bazı türlerinin dışında lenfoma tedavi edilebilir hastalık grubunda yer alıyor. Lenfomanın türü tedavi rotasını da belirliyor. Lenfomalar, büyüme hızlarına göre derecelendiriliyor. Bu, hem hastalığın seyri hem de tedavi kararı açısından önemli. İndolent adı verilen düşük dereceli lenfomalar (sessiz seyirli) yavaş ilerledikleri için genellikle tedaviye acilen başlamak gerekmiyor. Hastalar uzun süre iyi bir yaşam kalitesi ile yaşamlarını sürdürüyor. Bu hastalar için uzmanlar ‘bekle ve izle’ yaklaşımı ile hareket ediyor. Hastalar yakından takip ediliyorlar. Orta ve yüksek dereceli Hodgkin dışı lenfomalarda ise seyir daha agresif oluyor. Kanser, hızla ilerleyebiliyor. Dolayısıyla bu grup hastaların tedavisine vakit kaybedilmeden başlanıyor; daha yoğun ve etkili tedavi yöntemleri tercih ediliyor.

Yeni tedaviler

Lenfoma tedavisinde kullanılan yeni yöntemler, tedavi başarısını giderek artırıyor. Öyle ki, tüm gruplarda yüzde 80’lere ulaştırabiliyor. Tüm hodgkin lenfoma hastaların yaklaşık yüzde 75’i iyileşebiliyor. Genç hastalarda iyileşme oranı yaklaşık yüzde 90’lara çıkıyor. Tedavide ise genel olarak kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik akıllı ilaçlar, hücresel tedaviler ve kemik iliği nakli yöntemleri kullanılıyor. Ve her bir yöntemde yaşanan gelişmeler, lenfomanın tedavisini başarısında önemli katkılar yaparak tedavi başarısını yükseltiyor.

İmmünoterapi

İmmünoterapi ilaçları, lenfoma hücrelerine yapışarak, immün sistemi harekete geçmesi için uyarıyor. İmmün sistemi ise savaşçı hücrelerini göndererek, tümörün yüksek oranda küçülmesini sağlıyor. Lenfoma hastalarının tedavisinde önemli bir yeri olan kemoterapi ile birlikte kullanılan monoklonal antikor tedavisi, her lenfomaya göre farklı olsa da, başarıyı artıran bir başka faktör. Doktor Öğretim Üyesi Ant Uzay, yeni gelişmeler sayesinde tedavi sırasında yan etkilerin de azaldığına dikkat çekerek “Tüm hastalık sürecinde hastalığın kendisinden veya tedavinin olası yan etkilerinden dolayı oluşabilecek mide bulantısı, enfeksiyon, halsizlik, ağrı gibi sorunlarla baş etmesine yardımcı olan ve hastanın yaşam kalitesini artıran destek tedaviler de gelişiyor” diyor.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Continue Reading

Trending